09 Aralık Cuma 2022
1 ay önce

Terör örgütü PKK Avrupa uyuşturucu trafiğinin yüzde 80'ini kontrol ediyor

PKK'nın illegal yollardan elde ettiği finans kaynakları içerisinde uyuşturucu ticareti önemli rol oynuyor. 90'lı yıllardan itibaren yayımlanan pek çok yerli ve yabancı rapor, örgütün Avrupa'da bu alandaki faaliyetlerini ve elde ettiği geliri ortaya koyuyor. Bunlara göre PKK, üretiminden dağıtımına ve Avrupa sokaklarında satışına kadar uyuşturucu ticaretinin her aşamasında rol alıyor. Avrupa'daki uyuşturucu ticaretinin yüzde 80'lik kısmını kontrol eden örgüt, bu yolla yıllık 1,5 milyar dolar civarında gelir elde ediyor. "BALKAN ROTASI" ÜZERİNDEN AVRUPA SOKAKLARINA PKK'nın uyuşturucu faaliyeti Orta Doğu'dan Batı Avrupa ülkelerine kadar uzanırken, bu geniş alan dünyanın en önemli güzergahlarından "Balkan rotası"nın tamamını kapsıyor. Yoğun uyuşturucu madde akışının geçtiği bu rota üzerinde teşkilatlanması bulunan PKK, ürettiği veya kaynağından temin ettiği maddeleri bu güzergah üzerinden kolaylıkla naklediyor. Terör örgütü, uyuşturucu ticaretinde, siyasi amaçlı dernekleri ve deşifre olmamış teröristlerini kullanıyor, Avrupa pazarında sokak satıcılığını da organize ediyor. Sokaklarda gram bazından pazarlanan eroinin fiyatı yükselirken, saflık oranlarının düşmesi PKK'nın çok yüksek boyutlarda maddi kazanç elde etmesine yol açıyor. AB RAPORLARI SON YILLARDA PKK'NIN ROLÜNÜ DOĞRUDAN ORTAYA KOYDU PKK'nın Avrupa'daki uyuşturucu ticareti faaliyetlerini ortaya koyan raporlar içerisinde 2019'da yayımlanan Avrupa Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (EMCDDA) ve Europol'ün "AB Uyuşturucu Piyasası Raporu" kullandığı doğrudan dille dikkati çekti. Önceki raporlarda PKK'nın bu alandaki rolü "Türk soruşturma birimlerinin verdiği bilgiye göre" aktarılırken 2019'da ilk kez başta Europol olmak üzere uluslararası kaynaklar referans gösterildi. Raporda, 2002'den beri AB'nin terör örgütleri listesinde yer alan PKK'nın AB'de "organize suça karıştığı ve uyuşturucu ticareti yaptığı" vurgulandı. PKK'nın uyuşturucunun Avrupa'ya kaçakçılığının lojistiğine doğrudan dahil olduğunun belirtildiği raporda, PKK'nın uyuşturucu ticaretine karıştığını gösteren açık kaynaklara değinilerek şu ifadeler kullanıldı: "Birleşik Krallık Metropolitan Polisi tarafından hazırlanan bir istihbarat raporu, Londra merkezli bir Kürt çetesi olan Tottenham Boys'un 'yerel Kürt işletmelerini hedef aldığını ve Kürt terör örgütü (PKK) için para toplamak amacıyla aşırı şiddet kullandığını ve haraçlara nasıl karıştığını' vurguladı. Raporda, çetenin sokakta A ve B sınıfı uyuşturucu satmak için diğer çetelerden adamlar çalıştırdığı ve 'Kuzey Londra'da ateş açtığı' belirtiliyor. Buna karşılık, bu gelirler bir organize suç operasyonunun parçası olarak aklanmaktadır." Raporda, Zeyneddin Geleri, Çerkez Akbulut ve Ömer Boztepe isimli teröristler, "üç kilit isim" olarak gösterilirken, "2013 yılında Hamit Uslu adlı bir Kürt uyuşturucu satıcısının Fransa'da tutuklandığı, Hollanda ile Türkiye arasında hap ticareti yapmakla suçlandığı" da kaydedildi. AB Polis Teşkilatı Europol'ün "AB Terörizm Durumu ve Trendi 2022" raporunda da PKK'nın Avrupa ülkelerindeki faaliyetlerinin, merkezi Belçika'da olan sözde "Avrupa Demokratik Kürt Toplum Kongresi (KCDK-E)" isimli çatı kurumca koordine edildiği, bunlar içerisinde bağış toplama etkinliklerinin yanı sıra kara para aklama, haraç alma ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi organize suç faaliyetlerine de yer verildi. BM, NATO, ABD VE AVRUPA ÜLKELERİNDEN ÇIKAN ÇOK SAYIDA RAPORDA BELGELENDİ Europol'ün yanı sıra Almanya, Fransa, ABD, NATO ve Birleşmiş Milletlerin (BM) PKK'nın uyuşturucu ticaretiyle ilgili yıllar içerisinde yayımlanan çok sayıda çarpıcı belge ve raporları bulunuyor. Bu raporlarda yer alan bilgiler, Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığının 2022 raporunda derlendi. Alman Der Spiegel dergisinin Aralık 1995 tarihli sayısında, PKK'nın Almanya'da 8-12 yaş arasındaki çocuklara sokaklarda uyuşturucu sattırdığı haberi yer aldı. Paris Kriminoloji Enstitüsünün 1996 yılında hazırladığı raporda, terör örgütünün Avrupa genelinde uyuşturucu nakli ve kaçakçılığını organize ettiği, örgütün elebaşlarının uyuşturucu kaçakçılığı faaliyetlerine ilişkin Avrupa basınındaki gündemi değiştirmek üzere "şiddetli yıldırma taktiklerini uygulamaktan hiç çekinmedikleri" belirtildi. Aynı enstitünün "Terörizm ve Politik Şiddet" başlıklı raporunda, 'Avrupa'da uyuşturucu bağlantılı suçlardan yakalanan Türk vatandaşlarının çoğunluğunun PKK militanı olduğu veya bu örgütle sıkı bağı bulunduğu' ifade edildi. ABD Adalet ve Dışişleri Bakanlıklarının 1995 ve 1996 yıllarında yayımladıkları raporlarda, PKK'nın terör eylemlerini finanse etmek amacıyla eroin üretimi ve kaçakçılığı yaptığı belgelenirken, yine ABD Dışişleri Bakanlığının 1998 raporunda, uyuşturucu ticaretinden PKK'nın sadece pay almakla kalmadığı, söz konusu uyuşturucunun Avrupa'ya taşınmasında ve pazarlanmasında da doğrudan rol aldığı vurgulandı. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu Kontrol Programı çerçevesinde, 1998 yılında Beyrut'ta toplanan Orta ve Yakın Doğu'da Yasa Dışı Uyuşturucu Ticareti ve Bağlantılı Sorunlar Alt Komisyonunun nihai raporunda, PKK, "narkoterör" örgütlerine örnek gösterildi, örgüt ile diğer sınır aşırı suç grupları arasında uyuşturucu trafiğinde açık bağlantılar olduğu' belirtildi. 2002'de ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Senatonun Alt Komisyonuna sunulmak üzere hazırlanan dosyanın Avrupa bölümünün alt kısmında, PKK'nın uyuşturucu trafiğinde yer aldığı, hücresel olarak eroin trafiğini desteklediği aktarıldı. Terör uzmanları Yvon Dandurand ve Vivienne Chin tarafından Nisan 2004'te Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) ile Kanada Dışişleri Bakanlığına sunulan 'Terörizm ile Diğer Suç Türleri Arasındaki Bağlantılar' raporunda, PKK'nın uyuşturucu ağı Sicilya mafya aileleri arasındaki iş birliğine benzetildi. Raporda, PKK uyuşturucu ticaretinin, üretiminden piyasaya satışına kadar her aşamasında yer alan çok katmanlı bir organizasyon gibi çalıştığı, ilk aşamanın genellikle Pakistan'dan gelen baz morfinden üretim yapıldığı laboratuvar aşaması, son aşamanın ise örgüt tarafından görevlendirilen satıcılarla Avrupa sokaklarında satışının yapıldığı pazarlama aşaması olduğu ifade edildi. NATO'nun 2007 tarihli Takviyeli Ekonomik Komite toplantısındaki raporunda; "Yasa dışı narkotik endüstrisinin PKK'nın en karlı kriminal faaliyeti olduğu, Pakistan'daki uyuşturucunun ham üretiminden, Irak'ta damıtılmasına, sokaklarda pazarlanmasından uyuşturucunun Avrupa'da vergilendirilmesine kadar, örgütün narkotik ticaretinin her safhasında yer aldığı" belirtildi. 20 Temmuz 2008'de ABD Uyuşturucu ile Mücadele Dairesinin (DEA) Operasyonel Birim Şefi Micheal Braun tarafından yapılan açıklamalarda, yasa dışı örgüt olan PKK'nın diğer uluslararası suçlar gibi uyuşturucu trafiği suçunun da içinde olduğu belirtildi. ABD Hazine Bakanlığı bünyesindeki Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi tarafından 14 Ekim 2009'da Murat Karayılan, Ali Rıza Altun, Zübeyir Aydar; 20 Nisan 2011'de Cemil Bayık, Duran Kalkan, Remzi Kartal, Sabri Ok ve Adem Uzun; 01 Şubat 2012'de Zeyneddin Geleri, Ömer Geleri, Çerkez Akbulut, Ömer Boztepe, bu ofis tarafından "Özel Olarak Belirlenmiş Uyuşturucu Kaçakçısı" olarak ilan edildi. BM Uyuşturucu ve Suç Ofisinin 2012 raporunda "PKK'nın eroin ticaretinden elde ettiği gelirle Türkiye'deki yasa dışı silahlı eylemlerini finanse ettiği" zikredildi. Emniyet Genel Müdürlüğünün 2022 raporunda "Interpol raporlarına göre 1992 ve 1994 arasında Avrupa uyuşturucu pazarının yüzde 60 ile 70 arasında PKK kontrolünde olduğu, bunun 2005'te yüzde 80'e vardığı" da aktarıldı.

7 ay önce

CHP'nin STK'lardaki vesayet alışkanlığı

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz günlerde 'çocukların beslenme hakkı' gerekçesiyle Et ve Süt Kurumu'nun önüne gitmişti. Çocukların beslenme hakkını kendine dert edinen birinin öncelikle CHP'li belediyelerden ideolojik nedenlerle işten çıkarılanların çocukları için bir şey yapması beklenir. 2019 yerel seçimlerinden sonra el değiştiren belediyelerden binlerce işçi ve sözleşmeli memur işten çıkarıldı. İşten çıkarılan emekçilerin çocuklarının beslenme hakkı için yeniden işlerine başlaması için Kılıçdaroğlu'nun belediye başkanlarına bir talimat vermesi yetecektir. Bu yapılmadıkça çocuklar siyasi amaçlar için araçsallaştırılmış olur. Kılıçdaroğlu, Et ve Süt Kurumu'nun önünde iddialarını desteklemek için ABD'den fonlanan bir derneğin de yöneticisi olan CHP'li birinin uzman görüşlerini! açıklamasını istiyor. Kapitalist ABD'den fonlanan sol/sosyalist derneklerin Türkiye ile ilgili kara propaganda yürüttüklerini biliyoruz. CHP Yoksulluk Dayanışma Ofisi üyesi de olan kişi sözde bilimsel tespitlerini sayıyor. CHP'nin vesayetinde olan bir derneğin yöneticisi siyasi bir propagandanın aracı oluyor. Benzer şekilde sendikalar, odalar, barolar ve meslek kuruluşları sözde raporlar ve araştırmalar üzerinden ideolojik propaganda yapıyorlar. Aslında bu yeni bir durum değil. CHP'nin yıkıcı muhalefetinin ve kendinden olmayan dernek, vakıf, sendika, oda, baro ve meslek kuruluşlarına yandaş diyerek ötekileştirmesinin tarihsel kökenleri var. Mesela Cumhuriyet Arşivi CHP koleksiyonunda yer alan belgeler, CHP'nin sendikalarda kurduğu vesayet sistemi hakkında önemli bilgiler veriyor. Genetiğiyle oynandı Ülkemizde sendikalar erken cumhuriyet döneminin kadroları tarafından gerçek işlevleri dışında inşa edilmişti. Bizde endüstri ilişkiler sistemi, sendikal hareketler işçi, işveren ve devlet üçlüsünün uzlaşması ile oluşmadı. Bu nedenle sendikalar yeni kurulan rejimin kültürel modernleştirme sürecinin bir aygıtı olarak görüldü. Erken cumhuriyet döneminin kadroları sendikaları, çalışanların ekonomik ve sosyal haklarını koruyan yapılar değil, yeni kurulan sistemin taşıyıcıları olarak gördüler. Bu işlevi yerine getirecek sendikal liderler sendikalara yerleştirildi. Siyasette "halk için halka rağmen" olarak yürüttükleri politikalarının sendikal hareketteki izdüşümü ise "işçiler için işçilere rağmen" oldu. Mesela 28 Şubat darbesinde meslek liselerinin kapatılmasını savunan sendikalar vardı. İşçilerin önemli bir bölümü muhafazakâr olmasına rağmen imam-hatiplerin kapanmasını savunan ve başörtüsü karşıtı açıklamalar yapan sendikacılar hep oldu. Genetiğiyle oynanmış sendikalar ve sendikacı tipolojisi uzun yıllar sendikal hareketin liderliğini yürüttü. Bu tablo bugün büyük oranda değişmiş olsa da halen darbeleri destekleyen ve İslam karşıtı olan sendikaların varlığını biliyoruz. Demokrat Partili Dr. Mükerrem Sarol, Yassıada savunmalarında CHP zihniyetinin muhaliflerine karşı neden acımasız olduğuna ilişkin önemli tespitlerde bulunuyor. Sarol, "CHP'nin uzun yıllar, memleketi tek başına ve çok sert metotlarla idare etmesi, onu birtakım kötü ve kusurlu alışkanlıklara sürüklemiştir. Memleketin bütün güçlerini daima kendi elinde tutmak ister. Rakipleriyle mücadeleyi sportif ölçülerle yapmaz. Mağlubiyeti hazmetmeye hiç tahammülü yoktur. Geniş halk kitlelerine ve onların menfaatlerine dönük olmayan bir siyasi felsefesi vardır. Kendi içine kapalı kalmıştır. Kendisinin dışında iktidar tanımaz. Onu yıpratmak için her çareye başvurmaktan çekinmez". CHP, bu tespitlerde yer alan yıkıcı muhalefeti sadece rakibi siyasi partilere değil kendinden görmediği sivil toplum kuruluşlarına, sendikalara, barolara ve meslek odalarına yönelik olarak da yapıyor. CHP'li olmayan dernek, vakıf, sendika, oda, baro ve meslek kuruluşlarına yandaş diyerek etiketlemesinin nedeni "memleketin bütün güçlerini elinde tutma" alışkanlığından kaynaklanıyor. Bugün CHP'nin medyası, siyasetçisi, sendikacısı, barosu, meslek odası kendileri gibi düşünmeyenlere 'yandaş' diyerek onların itibarlarına saldırmalarının altında da bu anlayış var. AK Parti'ye oy veren öğretmenin öğretmen olmadığını, yargıcın yargıç olmadığını, esnafın esnaf olmadığını söylemelerinin altında da bu anlayış var. CHP'nin tek parti döneminde inşa ettiği ve bugün de devam ettirdiği bu çarpık anlayışın tarihsel kökenlerine baktığımızda sendikal örgütlenmelere dair ilginç örnekleri var. DP'nin vaadi 7 Ocak 1946 günü kurulan Demokrat Parti'nin programı milletin geniş kesimlerine yönelik vaatlerden oluşuyordu. Programın 7'nci maddesinde cemiyetler ve sendikalar kurulmasını düzenleyen şu hususa yer verilmişti: "İşçilerin, çiftçilerin, tüccar ve sanayicilerin, serbest meslekler mensuplarının, memur ve muallimlerin, yükseköğretim talebesinin mesleki, içtimai ve iktisadi maksatlarla cemiyetler, kooperatifler ve sendikalar kurmalarını gerekli buluyoruz." Ayrıca Demokrat Parti'nin 20 Haziran 1949 günü toplanan ikinci kurultayında, işçilere siyasi maksatlar dışında grev hakkının tanınacağı kararı da alınmıştı. Cemiyetler Kanunu gereği sınıf esasına dayalı cemiyetler kurulması yasaktı. DP'nin dönemin şartları açısından değerlendirildiğinde önemli bir özgürlük sayılacak 'sendika ve grev hakkı vaadi' işçilerin ve sendikaların Demokrat Partiye olan ilgisini artırmıştı. DP'nin vaatlerinin millet üzerinde etkisini gören CHP, daha önce mesafeli durduğu sendikalara ve işçilere yönelik bazı politikalar geliştirdi. Bir bakıma CHP istemeden de olsa sendikalar kanununu çıkardı ve sendikalara ilişkin bazı düzenlemeler yaptı. Bu çerçevede ilk olarak 1946 yılında sınıf esasına dayalı cemiyetler kurma yasağını kaldırdı. Bu yasağın kaldırılmasının ardından çok sayıda sendika ve iki sosyalist parti kuruldu. 1946 yılının Aralık ayında kurulan sendika ve sosyalist partiler İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından kapatıldı. 1947 yılında ise grev hakkının tanınmadığı 5018 sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkındaki Kanun çıkarıldı. Yasal düzenlemeyle sendika kurma hakkı verildi ancak siyaset yasağı vardı. CHP'nin doğrudan denetimi CHP'de III. Büro Şefliği, emek meseleleriyle ilgileniyordu. Bu büro şefliğine bağlı olarak çalışan Dr. Rebii Barkın işçileri örgütlemekle görevlendirilmişti. 1947 yılında CHP'nin doğrudan denetimi altında sendikalar oluşturulmaya başlandı. CHP'nin bu konuda görev verdiği diğer isimler ise Sabahattin Selek ve Muzaffer Daysal'dır. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nde, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi CHP koleksiyonunda sendikalarla ilgili çok sayıda belge bulunmaktadır. Barkın'ın hazırlayarak CHP Genel Sekreterliğine sunduğu 12 Eylül 1949 tarihli "İşçi Sendikaları ve İşçilerin Teşkilatlandırılması Hakkında Raporu" ilginç bilgileri gün yüzüne çıkarıyor. Bugün CHP'li olmayan sendikaları sürekli yandaşlıkla suçlayan CHP'nin, tarihi vesikalarda sendikaları nasıl örgütledikleri, muhalif sendikaları nasıl bertaraf ettikleri, partiye adam kazandırmak için sendikaları nasıl araç olarak kullandıklarına ilişkin çok sayıda belge var. CHP: "İşçi sendikalarını kendi haline bırakmak asla doğru olmaz" Raporda "üç seneye yakın bir zamandan beri İstanbul'da işçi sendikalarının kurulması ve işçilerin teşkilatlandırılması ile çalışmaktayım. Bu çalışmalara 1947 senesinin ilk aylarında başlanmıştır. İlk tecrübe temaslarından sonra işçi kitlesinin bugünkü sosyal hayatımızda ve bunun gelecekteki inkişafında oynayacağı büyük rol bütün ehemmiyeti ile belirmiş ve bu konuda Cumhuriyet Halk Partisi'nin sarih bir görüşe sahip olarak bir mesai programı çizmesi lüzumu bir zaruret halini almıştı. Divan kararlarına dayanılarak Genel Sekreterlikçe bir mesai programı tanzim olunmuştur." Görüldüğü gibi CHP, 1946 seçimlerinde destek bulamadığı işçileri, kuracağı sendikalar yoluyla partiye müzahir hale getirmek istiyor. Bunu nasıl yapacağına ilişkin hususlara da raporda yer veriyor. Divanın 6 Şubat tarihli toplantısında okunup tasvip edilen raporun son kısmında ise şöyle denilmektedir: 1. Türkiye'de büyük bir işçi kitlesi vardır. Bu kitle oy bakımından Parti için büyük bir ehemmiyet arz eder. 2. Bize karşı dost olmayan bu işçi topluluğu ile Partinin meşgul olması lazımdır. 3. Sendikalar kanununun tatbikine yardım edilmezse bu kanundan beklenen büyük sosyal fayda kaybolacaktır. 4. İşçi sendikalarını kendi haline bırakmak asla doğru olmaz. Bu yalnız Parti bakımından değil memleket bakımından da tehlikelidir. 5. Bütün bu işlerin başarılması devamlı bir teşkilatın uzun ve sistemli çalışmalarıyla mümkündür ve partinin bu uğurda sarfedeceği gayret ve para tamamiyle yerinde olacaktır. CHP'nin "İşçi sendikalarını kendi haline bırakmak asla doğru olmaz. Bu yalnız Parti bakımından değil memleket bakımından da tehlikelidir" yaklaşımı gereği sendikalar kurduğunu görüyoruz. Raporda, "sendikalar kurup geliştirdikten sonra bunları birleştirerek bir federasyon kurduk. Bu teşekkül açıkça Partimize taraftardır" demek suretiyle kendilerine bağlı sendikalardan bahsediyor. Ayrıca Barkın'ın, CHP Genel Sekreterliğine gönderdiği 16 Nisan 1948 tarihli "İstanbul İşçi Sendikaları hakkında raporda" ise bu konuda şu bilgiler yer alıyor: "Bir senelik faaliyet neticesinde İstanbul'da bugüne kadar 19 sendika kurulmuştur. Tarafımızdan kurulan sendikalara kayıtlı işçilerin sayısı 15 bini bulmaktadır." Barkın, raporda bir yıl içinde kurdukları sendikaların sayısını ve cetvellerini veriyor. Barkın, bir taraftan sendika kurmak görevini yerine getirirken diğer taraftan da sendika yönetimlerine kimlerin geleceğini belirliyor. Barkın'ın, CHP Genel Sekreterliğine gönderdiği 14 Aralık 1948 tarihli yazıda İstanbul İşçi Sendikaları Birliği'nin kongresine ilişkin bilgiler yer alıyor. Yazıda, sendikalı bir işçi olmamasına rağmen partili Sabahattin Selek'in (Rebii Barkın'ın yardımcısı) Kongre başkanı olarak seçilmesinden, CHP'li milletvekillerinin alkışlanmasından ve kongrede CHP aleyhine tek bir kişinin konuştuğundan bahsediyor. Sendika seçimlerine ilişkin ise şu ifadeler var: "İdare heyeti seçiminde bizim üzerinde durduğumuz işçiler seçildi. Bu seçimden bir gece evvel, Beyazıt'ta Marmara Gazinosunda yaptığımız toplantıda kararlaştırdığımız 15 kişilik liste bir kişi fark ile olduğu gibi kabul edildi". Seçimlerden bir gün evvel kimlerin yönetime seçileceğine CHP'nin sendikaları örgütlendirmekle görevlendirdiği Rebii Barkın karar verdiğini itiraf ediyor. Aynı yazıda Barkın, "sendikalar ve birlik bize bağlıdır" diyor. 'Sendikalara nüfuz etmek' Barkın'ın 12 Eylül 1949 tarihli "İşçi Sendikaları ve İşçilerin Teşkilatlandırılması Hakkında Raporunda" CHP'nin sendikalara ve işçilere bakışını gösteren tespitler de yer alıyor. Barkın raporunda, "sendikalardan bizim en büyük istifademiz bunların vasıtası ile işçi arasına nüfuz etmemiz olmuştur. Sendikalar bize karşı kapalı olan geniş bir aleme nüfuz temin eden delikler ve kapılardır". Açıkça sendikaları işçilerin arasında nüfuz etmek için bir araç olarak görmekteler. Bunu parti için yaptıklarını ifade eden şu ifadeler raporda yer almaktadır: "partimiz için sendikaları teşkilatlandırmak ve onlar üzerinde nüfuz kazanıp tesir sahibi olmak lüzumlu ve zaruri bir iştir". Barkın raporda partinin propagandasını maskeli şekilde yaptıklarını şu ifadelerle anlatıyor: "Biz sendika olarak bu muhitlerde açıkça Parti propagandası yapmaktan daima içtinap ettik. Propagandalarımız hep maskelenmiş (kamufle) bir tarzda yapılmıştır". CHP'nin kendi belgelerinde anlattığı ve tek parti döneminde inşa ettiği bu vesayet alışkanlığını bugünde sürdürmeye çalıştığını görüyoruz. Siyasi propagandasını kamufle bir biçimde nüfuz ettiği sendikalar, odalar, barolar ve meslek kuruluşları aracılığıyla yürütmeye devam ediyor. Köprünün altından çok sular akmasına rağmen alışkanlıklar kolay değişmiyor. Öğr. Gör. Tarkan Zengin / Ankara Yıldırım Beyazıt

8 ay önce

Gençler ve yeni başlayanlar için: Meral Akşener

Her fırsatta Akşener ile uyum mesajını yineleyen Kılıçdaroğlu bunun farkında mı acaba? İYİ Partililer ve Akşener için CHP’nin HDP ile yakınlığı, PKK’lı isimlerle samimi olmalarının bir önemi olmadığı için onlara bu hatırlatmayı yapmak beyhude olur. Bugün yarın Meral Akşener çıkıp da “Selahattin Demirtaş’ın yüzünde rabbi yessir var” derse en ufak bir şaşkınlık yaşamam. Çünkü Meral Akşener’in koltuk uğruna yapamayacağı hiçbir şey yoktur… Şöyle ki… 1995 yılında Doğru Yol Partisi Kadın Kolları Başkanı iken aynı yıl yapılan genel seçimlerde DYP’den Kocaeli milletvekili olarak ilk kez Meclis’e giren Akşener, o dönemlerde Tansu Çiller’in öğrencisi olduğunu ve ona hayranlık beslediğini defalarca dile getirmişti. Tansu Çiller’in çantasını koruma polislerine vermeyip kendisi taşıyan Akşener, Çiller’e sadakatinin mükafatı olarak 8 Kasım 1996’da İçişleri Bakanlığına atanmış; 7 aylık stajyer bir İçişleri Bakanlığı dönemi yaşamıştır. Sürekli olarak “Ben devleti çok iyi bilirim” dediği tecrübesi de bu zaten… 2000 yılının Şubat ayında Çiller’in Akşener’i kapının önüne koymasıyla Akşener bu defa ANAP Kocaeli Milletvekili Sefer Ekşi ile buluşmuş ve kendisinden ANAP’a kabul edilmesi için Mesut Yılmaz’a referans olmasını istemiştir. Fakat Yılmaz, ‘sicili kirli’ diyerek Akşener’i Anavatan Partisi’ne kabul etmemiştir. Bunun üzerine Akşener rotayı ülkücülükten merkez sağa kırdığı gibi bu defa da muhafazakarlığa kırmış ve 2001 yılında Fazilet Partisi’nden kopan, Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül liderliğindeki “Yenilikçi Oluşum”a yaklaşmıştır. Bu süreçte, “Geçmişte ülkücüydüm, şimdi demokratım” diyerek kendi pozisyonunu anlamlı hale getirmeye çalışan Akşener, kısa sürede Tayyip Erdoğan’dan veto yiyerek buradan da kapı dışarı konmuştur. Ülkücü olduğunu Alparslan Türkeş’in ölümünden 4 yıl sonra tekrar hatırlayan Akşener, bu defa da ‘Başbuğum’ dediği Türkeş zamanında önünden geçmediği MHP’nin kapısını çalmış ve Devlet Bahçeli tarafından içeri kabul edilmiştir. Koltuk hırsı yine ağır basan Akşener, ‘yuvam’ dediği MHP’den de kapı dışarı konunca çareyi kendi oturacağı koltuğu kendisi yapmakta bulmuş ve İYİ Parti‘yi kurmuştur. Türkiye’nin en köklü partisi olmakla övünen CHP’nin bir kadının ‘makam-mevki’ hırsından faydalanmak için onu kandırması hiç de hoş bir tutum değil… “Ben Cumhurbaşkanı olacağım” diyerek girdiği seçimde kendi partisinden bile az oy alarak rezil olan Akşener, şimdi de “Ben müstakbel Başbakan’ım” diyor! Geçenlerde bir TV programında Kemal Kılıçdaroğlu alaycı bir gülümseme ile “Benim Başbakan adayım Meral Akşener” deyince almış gazı… Habermotto - Hande Gülbahar

11 ay önce

NaifAnaliz - Ali Naif Çakar | Genç Belediye Başkanları Rahatsız; Kandil Anıtkabir hattında tehlikeli bir siyaset!

Millet ittifakının bu ülkede 15 Temmuz’u yaşanmamış sayan siyasi yaklaşımı maalesef İstanbul’da CHP il ve Büyükşehir yönetimi ekseninde kendine geniş bir ifade alanı bulabiliyor. Reklam ajanslarının direktiflerini ilahi buyruk mahiyetinde ele alan yeni nesil yapay belediyecilik anlayışıyla kimin Cumhurbaşkanı olacağına dair tartışmalar kurgulanıyor ve sonu teröre varabilecek olan her kabahat üste çıkılacak bir siyasi fırsata dönüştürülmek isteniyor. Soru açık ve net; İBB terörle iltisaklı kişilere istihdam ve kariyer fırsatı sağladı mı? Bu soruya verilen bir cevap yok. Devleti ve devletin işleyişini bilmeyen CHP güvenliği ve maalesef güvenilirliği Adli Sicil Kaydına indirgeyecek kadar düşmüş vaziyette. CHP büyük bir açmazın içerisinde. Özellikle Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun CHP tarihinde eşi görülmemiş bir cesaretle Cumhurbaşkanlığı adaylığına talip olması İyi Parti destekli bir Genç Belediye Başkanları Rahatsız hareketine dönüştürülmek isteniyor. Yüzünden Rabbi Yessir okunan bir İYİ’likle kuşatılan Genç Belediye Başkanları Rahatsız hareketinin terör örgütlerine sempatik gözükme ve hatta demokrasi uğruna terörle iltisaklıları sırtlanması demokrasi tarihimize balçıktan harflerle yazılacaktır! Teröristle mücadele ve terörizmle mücadele arasındaki en önemli fark birinin silahlı diğerinin silahsız araçlarla yapılıyor olmasıdır. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin insan kaynağı politikasının demokratik ve katılımcı atmosferinde kendisine güçlü temsil imkanı bulan terör örgütü iltisaklılarının yeterli imkan ve bilgiye sahip oldukları takdirde silahlı terörist donanımında olabileceğini ön görmek zor değil. Millet ittifakı demokrasi ve HDP arasında sıkışmış vaziyette. Ancak talimatı ajanslardan alan Belediye Başkanı gençliğinin de verdiği kontrolsüz enerjiyle görünen o ki Kandil ve Anıtkabir arasında bir hatta CHP’yi ve İyi Partiyi tehlikeli bir mecraya sürüklemekten geri durmuyor. Millet ittifakının bir oy uğruna Kandil ve Anıtkabir arasındaki bu geri dönülmez hattan uzak durması gerekiyor.  Bu yol geri dönüşü dahi çok maliyetli bir yoldur ve maalesef bedeli de ağır olacaktır. 27 Aralık günü CHP genel merkezinin de fiziksel olarak alet edildiği açıklama şovunda arka fonda geçmişinde ülkücü olarak bilinen Mansur Yavaş’ında göründüğü açıklamaları ve savunma atmosferini bir kalkışmaya dönüştürmeye çalışanlara karşı, CHP’nin bu büyük tuzağa düşmemesi gerekiyor. İmamoğlu CHP’den büyük olma iddiası taşıyor olabilir, Meral Akşener’de CHP’yi İmamoğlu’yla kontrol altında tutmak istiyor olabilir. Bunu Millet İttifakının iç meselesi diyerek geçiştiremeyiz çünkü işin içerisinde terörle mücadele var, şehitlerimizin kanı, gazilerimizin hatırası ve milletimizin ahı var. Genç Belediye Başkanı İmamoğlu batı aklının ürünü olan reklam ajanslarının emir ve talimatlarıyla oturup kalkıyor olabilir ama Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun en azından bir kamu geçmişi var, devlet terbiyesi ve görgüsünü hatırlayacağına dair bir umut hala mevcut. Hiçbir hareket ve hiçbir açıklama İmamoğlu’nun Belediyesinin terör iltisaklı isimleri çalıştırmasının sorumluluğunun bir başka kuruma ve kişiye atılmasına müsaade etmez. Yüzlerce terör iltisaklıyı işe alanın bir sorumluluğu da vardır elbet. Kandil ve Anıtkabir arasında yüksek riskli ve gerilimli bir Türkiye siyaseti inşa etmek isteyen ajanslar, Genç Belediye Başkanları ve bunlara destek olan kahvaltı ortağı Genel Başkanlar ve onların dostları unutmayınız; “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır!”.        

1 yıl önce

Sultan Şenyazar | Bozkurt: Bir afet ve Türkiye Fotoğrafı

DEVLET ÇALIŞIYOR MU?   Eğer ben “çalışıyor” yazarsam ve siz de orayı görmeden okursanız, muhtemelen benim hakkımda “iktidar yanlısı” diyeceksiniz. Gerçi iktidar yanlısı olduğum doğru ama bu yorumun onunla ilgisi yok. Bozkurt’a giderseniz, siz de bana hak verirsiniz. Çalışıyor mu, evet çalışıyor. Organize mi, evet, gerçekten iyi organize.   Malum, 2020’nin başından beri ülkemizin ana gündemi afet yönetimi oldu. Önce Elazığ Depremi ile başladık, sonra Van’da deprem ve çığ, Bingöl’de deprem, İzmir’de deprem, Rize’de, Balıkesir’de seller, Kartal’da durup dururken çöken apartmanlar ve daha niceleri. Hatta bu arada bir de pandemi yönettik. Ve hepimiz biliyoruz ki –daha doğrusu bütün bilim insanları söylüyor ki- Marmara’da veya Ege’de büyük bir depreme doğru adım adım ilerliyoruz. İçişleri Bakanı’nın ilginç bir tesbiti var, “her afette hem afetle mücadele ediyoruz, hem de dezenformasyon afetiyle mücadele ediyoruz” diyor. Haksız mı adam? Her afette aynı şeyleri yaşamıyor muyuz? Aynı mahfillerden aynı açıklamaları, aynı tweetleri görmüyor muyuz? Oturduğu yerden enkaz kaldıranları, yangın söndürenleri bilmiyor muyuz?   Bozkurt’ta şunu gördüm: Bu iki yıllık sürede, ülkede bir afet yönetim ekibi oluşmuş. Her afette biraradalar ve artık hem kurumlar hem de kişiler birbirlerine aşina olmuşlar. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, ekip başı. Bakan yardımcısı İsmail Çataklı Afad ve Göç meselesinden sorumlu olması hasebiyle her afette yanıbaşında. Afad’dan daire başkanları, yetkililer. Afet tecrübesi olan kaymakamlar, onlar da her afette afet bölgelerine görevlendiriliyorlar. Hatta Afad başkan vekili Önder Bozkurt, böyle bir profil. Aynı şekilde Bozkurt kaymakamı olarak atanan Murat Atıcı, bu özelliğinden atandı. Daha önceden Rize Dereli kaymakamıydı, yine aynı sebepten. Sel nerede Murat Atıcı orada.. Keza Kızılay yöneticileri, Anda yöneticileri, İhh yöneticileri, Jandarma komutanları, Emniyet müdürleri, Sahil Güvenlik komutanları, Genel Müdürler, Genel Komutanlar, valiler, kaymakamlar, hepsi birbiriyle aşina olmuşlar. Teşbihte hata olmaz, afet yönetimi sırasında izci kampı gibi yaşıyorlar. Kimi bir karavanda, kimi bir otelde ama hepsi her akşam aynı masada: Afet Koordinasyon Toplantısı.   Bu toplantılar ilginç. Twitter üzerinden hemen hemen aynı görsellerle (bir masa etrafında toplanmış yöneticiler görüntüsü) ve hemen hemen aynı metinle (Sayın Bakanımızın başkanlığında Afet Koordinasyon Toplantısını gerçekleştirdik vs.) paylaşılıyor ve böyle birşey olduğundan haberdar oluyoruz ama aslında toplantının içeriği çok renkli ve asla tekdüze bir faaliyet değil. Hemen hepsi, bir bakanın başkanlığında gerçekleşiyor. Afetin durumuna göre İçişleri Bakanı, Çevre Şehircilik Bakanı, Tarım ve Orman Bakanı, Sağlık Bakanı katılıyorlar. Süleyman Soylu, Afad kendisine bağlı olduğu için bunların neredeyse tamamında yer alıyor. Bazen iki bazen de üç bakanın katılımıyla gerçekleşiyor.   Bu masanın etrafında afette çalışan tüm birim ve kurumların temsilcisi var. Afad’dan, Kızılay’dan, Ukome’den, Aile Bakanlığı psikososyal destek grubundan, Çevre Bakanlığı’nın hasar tesbitçileri, İtfaiye, Jandarma , Emniyet vs. Önce bir sunumla başlıyorlar. Genelde Afad yapıyor sunumu. Mevcut durumu anlatıyorlar. Sonrasında her kurum temsilcisi söz alıp, o gün ne yapıp ettiklerini anlatıyor: “Şurada şu işimiz vardı, onu hallettik, şöyle bir talep geldi, üzerinde çalışıyoruz” gibi. Bu açıklamalar sırasında Bakan bey tek tek soruyor, “şu sokaktaki iş ne oldu, vatandaşa ödemeler ne alemde, şuradan bir şikayet gelmişti ne yaptık”.. Muhatapları söz alıp cevaplıyor veya  tartışılıyor.   Bu masanın güzel tarafı eldivensiz konuşulan ve hızlı çözüm üreten bir masa. Devlet saygısı içinde ama herkesin söz alabildiği, sahada görevli bir memurun bakanına “sayın bakanım, bakın işin aslı şu şekilde..” diye rahat rahat bilgisini ve fikrini paylaştığı, konunun rahatça tartışıldığı ve hemen bir karara bağlandığı bir masa. Prosedürlerin, bürokrasinin hızlıca aşıldığı bir masa. Konu ile ilgili bir karar verilip talimat alınınca, hemen not alınıyor. Ertesi akşam, ilgili birimin sorumlusu kalkıp “dün akşam aldığımız karar / verdiğiniz talimat uyarınca şu şu şu yapıldı” diye işin sonucunu söylüyor. Hiçbirşey askıda kalmıyor yani. Dolayısıyla, afetin yönetimi, aslında her akşam yapılan Afet Koordinasyon Toplantısı’nda gerçekleşiyor.   Bu masa aynı zamanda bir okul olmuş. Herkes neyin nasıl yapılacağını öğrenmiş. Bir belediyeden iş makinesi mi istenecek, bir yerden ödenek mi gelecek, ödenek bir yere mi aktarılacak, hepsi orada hallediliyor ve o ekip artık bu konuda uzmanlaşıyor.   Afet bölgesinde aslında hiçbirşeyin eksikliği çekilmiyor fakat çalışma sahası önemli bir konu. Orada 500 veya 1000 kamyon çalıştırılabilir ama önemli olan kamyonlara çalışma sahası bırakabilmek. Dolayısıyla “daha çok gelsin” demek verimli değil. Bunu da planlıyorlar. En optimum araç sayısında çalışılmak zorunda. Aynı konu, orman yangınlarındaki uçak ve helikopterlerle ilgili de geçerli. Yangın bölgesinin hava sahasında uçak çalıştırmanın, hava trafiği kısmını herkes ıskalıyor ve “daha çok uçak” diyor ama iş o kadar basit değil.   İnanılmaz bir insan işgücü çalışıyor sahada. Jandarma uzman erbaşlar, büyük bir disiplin içindeler ve bu disiplin çok işe yarıyor. Bir binanın temizliğine 50 tane jandarma veriyorsunuz ve ellerinde kazma küreklerle makine gibi çalışıp görevlerini tamamlıyorlar. Yanlarına bir amirleri veya bakan geldiğinde kazma küreklerini bir tüfek gibi dik tutup hazırolda selam durmaları, hayran olunası görüntüler ortaya çıkarıyor.   İlçenin her sokağında üzerinde AFAD veya bir başka yelek olan insanlar vızır vızır çalışıyor. AFAD, çatı kuruluş. Çok ciddi bir personel ve ekipman kapasitesi var ve diğer kurumlarla koordinasyon mükemmel. Hani genelde olur ya, çay sohbetlerinde birbirlerini çekiştiren tipler vardır. Açıkçası işler yürüyor, sağda solda gezerken olan bitenden şikayetçi kimseye rastlamadım.   Ve Süleyman Soylu.. 50 metre mesafeyi tam bir saatte yürüyor. Yavaş yürüdüğü için değil, herkes kendisiyle fotograf çektirmek istediği için. Onun haricinde bir de derdini anlatmak için gelenler var. Onları da mutlaka dinliyor. Ya hemen talimat veriyor, ya da dinlenmesi gereken bir konuysa ilgilisine yönlendiriyor. Yanında tek malzemesi var, sabır. Hiçkimseyi geri çevirmiyor. Fotograf çektirmek isteyeni de konuşmak isteyeni de reddettiğini görmedim. Hatta bakanlığın bürokratları, imzaların attırmak için Bozkurt’a geliyorlar.   Yani özetle; büyük bir acının yaraları, profesyonelce sarılıyor. Her zaman birarada çalışan bir kriz ekibi oluşmuş Türkiye’de ve bu iyi birşey. Ama öte yandan milletçe hazır olmalıyız çünkü afetin büyüklüğü artarsa buna ihtiyacımız olacak. Devlet ne kadar organize olursa olsun, milletin yapması gerekenler var. En önemlisi de panik yapmamak, sakin olmak ve devletin kriz yönetimine sabrıyla yardımcı olmak. Onun haricinde herkes ne yapması gerektiğini biliyor ve yapıyor.   Ben gördüklerimi anlattım, takdir sizin.  

1 yıl önce

AB üyelik serüveninde belirsizliğe terk edilen Balkan ülkeleri yönünü Türkiye'ye çevirdi!

Çalışmalarını Batı Balkanlar üzerinde sürdüren Dilek Kütük, "Türkiye Balkanlarda neden güvenilir bir aktör?" başlıklı çarpıcı bir yazı kaleme aldı. İşte analiz yazısı; Türkiye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, sonrasında ise Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun peş peşe Balkanlara yaptığı ziyaretlerle gündemdeki yerini aldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan beraberindeki heyetle önce Bosna Hersek'te, ardından da Karadağ'da resmi temaslarda bulundu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise Sırbistan'a bir ziyaret gerçekleştirdi. Görüşmelerde, ticari ve siyasi alanlardaki ikili ilişkiler masaya yatırıldı. İlginçtir ki bu seyahatlerde aşı diplomasisi, altyapı çalışmaları, ülkelerin Avrupa Birliği (AB) üyelik süreçlerinin desteklenmesi, ticaret hacminin artırılması, soydaşların yaşadığı sorunlar gibi önemli meselelerin ötesinde Özerk Sırp Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı Milorad Dodik'in açıklamaları dikkati çekti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Saraybosna'da, Bosna-Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi Başkanı Zeljko Komşiç ve Konsey Üyeleri Şefik Caferoviç ve Milorad Dodik ile görüştü. Bu görüşmeden sonra yapılan basın toplantısında söz alan Dodik, "Batı, yani AB ülkeleri Bosna Hersek için bir şey yapmıyorlar, bu nedenle Bosna'nın geleceği hususunda Cumhurbaşkanı Erdoğan'a güveniyorum." diye konuştu. Şu bir gerçek ki, Balkanlı liderlerden, siyasetçilerden ve toplumun genelinden bu minvalde açıklamaları sıkça duyuyoruz. Peki Balkanlar, Türkiye'ye neden güveniyor? BALKANLAR TÜRKİYE'YE NEDEN GÜVENİYOR? Son yıllarda Avrupa siyasetinde ilginç değişimler yaşanıyor. Almanya'da eylül ayı itibariyle Merkel'in siyaseti bırakacak olması, Fransa'da seçimlerin yaklaşması ve Avrupa'nın birçok ülkesinde aşırı sağın yükselişe geçmesiyle Balkan ülkeleri kendilerini umutsuz hissediyor. Çünkü Avrupa siyasetindeki bu içe kapanma, göçmen karşıtlığı yarattığı gibi genişleme politikasını da baltalıyor. Eurobarometer'ın 2018 yılında yaptığı kapsamlı araştırma, AB vatandaşlarının yüzde 45'inin genişlemeye karşı olduğunu gösteriyor. Ülkeler tek başına incelendiğinde ise rakamlar daha yukarıya çıkıyor. Örneğin,Eurobarometer'ın 2019 yılında yayınladığı anket çalışmasında Alman vatandaşlarının yüzde 57'si genişlemeye karşıyken, Fransa'da bu oran yüzde 58'e, Hollanda'da ise yüzde 60'a ulaşıyor. Bu rakamların Avrupa'da değişen siyasi iklimle birlikte daha da artacağı düşünülebilir. 2003 yılındaki Selanik Zirvesi'nde Balkanları Avrupa'nın bir parçası olarak gördüğünü ifade eden ve genişleme sürecinin Balkan ülkelerini de kapsayacağının sözünü veren Avrupa, Balkanların uzun ve yorucu üyelik serüvenini belirsizliğe terk etti. Avrupa'da genişleme karşıtlarının oranı arttıkça Balkan ülkelerindeki hayal kırıklıkları da o nispette büyüyor. Örneğin, Fransa, Danimarka ve Hollanda'nın Arnavutluk'un AB üyelik sürecini veto etmesinden yorulan Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, önceki aylarda AFP haber ajansına verdiği demeçte, "Arnavutluk Avrupa'nın kapısında durup açılması için ağlamayacaktır." dedi. Aynı şekilde Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vuçiç, pandeminin başlarında AB'den yardım görmemelerini, "Avrupa dayanışması bir peri masalıdır." sitemiyle dile getirdi. Kamuoyu yoklamalarına bakıldığında ise Balkanlarda AB'yle ilgili şüpheler artarken, Türkiye'ye ilgi istikrarlı bir şekilde devam ediyor. Örneğin, Sırbistan'da Türkiye'ye duyulan güven son yıllarda artma eğiliminde. Avrupa Dış İlişkiler Konseyinin (ECFR) Ağustos 2021'de yaptığı çalışmaya göre, Sırbistan vatandaşlarının yüzde 12'si Türkiye'yi Sırbistan'ın çıkarları ve değerlerini paylaşan bir "müttefik ülke" olarak görüyor. Türkiye, Çin ve Rusya'dan sonra üçüncü sırada yer alıyor. Aynı kategoride Sırbistan vatandaşları AB'yi yüzde 11, İngiltere'yi ise yüzde 7 oranında müttefik ülke olarak değerlendiriyor. Ayrıca vatandaşların yüzde 56'sı Türkiye'nin "gerekli bir partner" olduğunu ifade ediyor. Türkiye açısından ise son 20 yılda Balkanlar, Türk dış politikasının önemli bir parçası haline geldi. Arap Baharı, Türkiye'deki terör olayları, Suriye sorunu, mülteciler krizi ve 15 Temmuz darbe girişimi gibi sayısız mesele Türkiye'nin kendi iç politikasıyla daha fazla meşgul olmasına sebep olsa da Balkanlarla kurduğu yakın ilişki istikrarlı bir şekilde sürüyor. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), Yunus Emre Enstitüsü (YEE), Türkiye Maarif Vakfı, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türk Hava Yolları (THY), Halkbank ve Ziraat Bankası gibi yumuşak güç ve kamu diplomasisi kanallarının tüm unsurları faaliyetlerine devam ettiği gibi Türk iş insanlarının yürüttüğü altyapı ve yol projeleri de ilişkileri geliştirmeye yardımcı oluyor. Balkanlarda siyasi değişimler yaşansa da Türkiye vazgeçilmez bir aktör olarak bölgedeki pozitif imajını koruyor. Bunun sebeplerini beş ana başlık halinde özetleyebiliriz: 1. Türkiye, herhangi bir siyasi dayatmada bulunmuyor. Bölge ülkelerinin iç ve dış politikaları kapsamında verdiği kararlara dışarıdan müdahale etmiyor. Bu da Türkiye'yi her daim bölge ülkelerinin yanında olan bir ülke konumuna yerleştiriyor. Bilindiği üzere; AB, ABD ve Rusya gibi Balkanlarda aktif olan güçler yardım karşılığında bazı şartların yerine getirilmesini talep ederek, kendi istekleri doğrultusunda iç siyasete ve bölge siyasetine yön verebiliyor. Bu tarz girişimler Balkan toplumları tarafından onur kırıcı olarak değerlendirilebiliyor. Örneğin, Mayıs 2021'de Avrupa Üniversitesi Enstitüsü tarafından düzenlenen bir konferansta Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, o sıralarda hâlâ devam eden Türkiye -Yunanistan gerginliğini hatırlatarak, "Yunanistan'la olan anlaşmazlıklarda müdahale etmemiz için Türkiye tarafından tek bir girişim bile olmadı" açıklamasını yapmıştı. Türkiye'nin aksine Yunanistan ise Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin haklarını göz ardı ederek Doğu Akdeniz'deki doğal kaynakların kullanımı konusunda Avrupa ve Balkanlardan birçok devleti yanına çekmek için sert ve baskıcı açıklamalarda bulunmuş ve tepki toplamıştı. Diğer taraftan Türkiye Mart 2021'de Kudüs'te Büyükelçilik açan Müslüman çoğunluklu ilk ülke olan Kosova'yı kınadı fakat ilişkileri sekteye uğratacak herhangi bir yaptırımda bulunmadı. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan Temmuz 2021'de "Kosova'yı tanıyan ülkelerin sayısını arttırmak için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz. Şu anda 114 olan sayıyı daha da artıralım istiyoruz." şeklinde yaptığı açıklama ile Kosova'ya olan desteği, Kudüs meselesi sebebiyle çekmeye niyetli olmadıklarını gösterdi. 2. Dış politikasının "bölgesel sahiplenme" ve "kapsayıcılık" ilkeleri gereği Türkiye, bölgedeki pozitif gelişmeleri yakından takip ediyor ve bölgenin kendi sorunlarını çözebileceği her türlü girişimi destekliyor. Örneğin, Yunanistan ve Makedonya arasında 27 yıl süren isim sorununu bitiren Prespa Anlaşması ve Ocak 2019'da Makedonya'nın kendi ismini Kuzey Makedonya olarak değiştirmesi, Türkiye tarafından olumlu karşılandı. Diğer taraftan Türkiye 1 Temmuz 2020 ve 30 Haziran 2021 tarihleri arasında Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci'nin (GDAÜ) dönem başkanlığını üçüncü kez üstlendi. Dönem başkanlığı sırasında "Komşular Birlikte Görür" (Neighbours SEE Together) sloganını kullanan Türkiye, bölgeye yönelik bütüncül bakış açısını tekrarlayarak, birlik ve beraberlik mesajları verdi. Kasım 2020'de Türkiye-Bosna Hersek-Sırbistan ve Türkiye-Bosna Hersek-Hırvatistan üçlü mekanizma toplantıları GDAÜ kapsamında yapıldı. 2010 yılında başlatılan ve Türkiye'nin Balkanlara yönelik dış politika ilkelerinin temel parametrelerinden birini oluşturan bu mekanizmaların devam etmesi önemli. Türkiye ayrıca bölge ülkelerinin Avro-Atlantik kurumlarıyla bütünleşmesini de destekliyor. 3. Türkiye bazı devletlerin aksine başlattığı projelerle ve bankacılık sektörüyle ekonomik bir tahakküm yaratmaya çalışmıyor. Türkiye bölgede -Richard Rosecrance'ın uluslararası ilişkiler literatürüne kattığı bir kavram olarak- "ticaret devleti" konumunu pozitif yönde devam ettiriyor. Pandemiye rağmen ticarette önemli düşüşler yaşanmamış, Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin verilerine göre Balkan ülkelerine 2020'nin ilk 10 ayında 10 milyar 213,6 milyon dolarlık ihracat yapılmıştır. 2019'un aynı döneminde bu rakam 11 milyar 40,5 milyon dolardı. Türkiye bankacılık sektörünü bir yumuşak güç aracı haline getiriyor. Kazan-kazan ilkesi çerçevesinde hem bölgenin hem de yatırımcıların faydasına olan işlerde teşviklerde bulunuyor. Örneğin, Halkbank ve Ziraat Bankası bulundukları ülkelerdeki finans sektöründe oyun değiştirici konumlara geldiler. Bugün Makedonya'da 43 şubesi bulunan Halkbank, Sırbistan'da ise 34 şubeye sahip. Türk bankaları bölgedeki müşterilerini ve kredi kullanıcılarını her geçen gün artırdığı gibi yerel KOBİ'lere ve sosyal projelere desteklerde bulunuyor. Ayrıca bölgede yatırım yapan Türk şirketlerine de vergi muafiyeti ve teşvik gibi birçok fırsat sunuyor. 4. Bazı devletlerin aksine Türkiye meselelere salt kimlik ve din boyutuyla bakmıyor. Elbette ki bölge Müslümanlarıyla daha fazla ilgilendiği söylenebilir ama her kesimi "Türkiye'nin yanında" tutabilecek bir tarihsel ve kültürel birikime sahip olduğundan Balkanlardaki çok kültürlü, çok etnikli, çok dinli toplumların muhafaza edilmesi için bölgesel meselelere dikkatli ve dengeli yaklaşıyor. Örneğin, Türkiye Balkanlarla üst düzey siyasi diyaloğu dengeli bir şekilde yürütmek amacıyla 2020 yılında Bosna-Hersek'teki Sırp Cumhuriyeti'nin fiilî başkenti ve nüfusunun ezici çoğunluğu Sırp olan Banja Luka şehrine Türk Başkonsolosluğu açtığı gibi, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun son ziyaretiyle Sırbistan'ın Sancak bölgesinde Müslüman nüfusun yoğun olduğu Novi Pazar şehrinde de Türk Başkonsolosluğu açabiliyor. Türkiye, yürüttüğü bu dengeli tutumu neticesinde Müslümanlardan destek alabildiği gibi, Dodik gibi Ortodoks Sırp milliyetçisi olan bir siyasetçinin dahi güvenini kazanabiliyor. Kosova ve Arnavutluk gibi Müslüman yoğunluklu ülkelerle ilişkileri iyi seyrederken, Katolik ve Ortodoks yoğunluklu nüfusa sahip Hırvatistan, Karadağ, Sırbistan gibi ülkelerle de ilişkileri pozitif yönde ilerleyebiliyor. 5. Türkiye için bölgede barış ve istikrarın baki olması, kendi iç ve dış politikası kapsamında değerlendirildiğinde elzem olduğundan, yıkıcı değil yapıcı bir vizyona sahip. Batı medyasında yıllarca işlenmesine rağmen Türkiye'nin bölgede gizli bir ajandası yok. Oyun bozucu bir aktör olmadığı gibi AB'nin desteklediği birçok projeye de dahil olarak Balkanların kalkınması için yük paylaşımı yapıyor. Temel mesele, karşılıklı fayda ve Türkiye'nin varlığının Balkanlarda istikrarlı bir şekilde devam etmesi. Bu nedenle Türkiye ticaret, altyapı, ulaşım, savunma sanayii, enerji, tarım gibi alanlarda projeler yürütürken sosyal ve kültürel alanlardaki faaliyetlerini ihmal etmiyor. Sonuç olarak Türkiye, Balkanlarda yardımlaşma, diyalog ve iş birliğini esas alan bir aktör olduğundan tesis edilen yakın ilişkileri koruyabiliyor ve bölge ülkelerinin güvenini kazanıyor. Türkiye'nin coğrafi ve kültürel yakınlığının yanı sıra bölgeye yukarıda sayılan maddeler çerçevesinde sergilediği dengeli yaklaşım, Balkanlarda hükümetler değişse dahi Türkiye'yi pozitif bir aktör olarak görmelerine vesile oluyor. [İstanbul Medeniyet Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler alanında doktora eğitimine devam eden Dilek Kütük, çalışmalarını Batı Balkanlar üzerinde sürdürmektedir]

1 yıl önce

Analiz - Sultan Şenyazar | 13. SAVAŞÇI

Filmde bir köy vardır ve tarif edemedikleri bir canavar ordusu tarafından sürekli saldırıya uğramaktadır. Yardım isterler. Anlattıklarına göre canavarlar, gece veya sis bastığında gelirler, ellerinde meşale tutarlar, sağı solu yakarlar, haliyle çok net görülemezler. Ata binerler ancak garip dişleri vardır, garip dişleri falan vardır, ayıya benzer silüetleri vardır. Uzatmayalım, gelişir ve yine bir baskın sırasında savaşın bir yerinde Antonio Banderas, canavarların birini haklar, yere düşürür ve maskesini açıp altındakini görünce bağırır: “Bunlar insan !!!”  Ve canavarın aslında insan olduklarını anlayınca mücadelenin seyri değişir, cesaretlenirler, zafer kazanırlar vesaire.   Bugün eğer kişileri bir sosyal medya hesabında görüyorsak, bir gazete haberinde, tv ekranında bir siyasetçi veya önemli bir bürokrat olarak görüyorsak, onu maskelere sarıyoruz ve insan olduğunu unutuyoruz. Hep bir menfaat hesabı içinde olan, buna göre davranan, idealleri falan olmayan, herşeyi bilinçli bir stratejiyle yapan bir makine olarak bakıyoruz. Bazılarına da tam tersi, olmayan bir melek hilyesi giydiriyoruz, olmayan zekalar ve üstün özellikler, meziyetler atfediyoruz. Haliyle, aslında çok basit bir strateji izleyerek menfaatinin peşinde koşan tipler olduğunu ıskalıyoruz.   Seri katil Atalay Filiz hakkında yazılanları hatırlıyor musunuz? “Çok zeki, çok akıllı, şöyle eğitimli, böyle bilgili” gibi gerzek yorumlar günlerce manşetlerde kalmıştı. Adamı Einstein ilan etmeye 5 kala, bir ormanda, sümsük gibi pelperişan halde saklanırken yakaladık. Ve kimse çıkıp “bu adam bu kadar zeki olsa, bu kadar eğitimle, bilgiyle doğru dürüst bir kariyer yapardı, ormanda kaçak olarak kariyerini hapiste sonlardırmazdı” demedi.   Bugün Sedat Peker meselesi, aslında köye saldıran canavar gibi. Ayı postuna, canavar görüntüsüne bürünmüş basit bir insan. Fevkalâde birşey yok. Sadece hedefindeki kişiye saldırıyor. Oda post giymiş. Saldıracağı zamanı seçmesini de biliyor, gece ve sisli zamanda… Filmi izlerseniz daha pekçok detay yakalayabilirsiniz.   İki aydır, işi gücü bıraktık bu tiyatroyu izliyoruz. Kimse kusura bakmasın, basın da, sosyal medya da, tv kanallarındaki yorumcular da, toplumun pekçok farklı kesimi de, gözümüze far tutulmuş gibiyiz. Öyle ki izlerken hayatın temel kurallarını bile unutuyoruz.   “Ortada iddialar var!”. Hımm.. Peki bir insanın konuştuğu herşey bir iddia mıdır? Yani ben şimdi oturup bir twitter hesabından istediğim herhangi bir popüler kişi hakkında gelişigüzel birşeyler anlatsam, itham ettiğim kişinin ne yapması lazım? “Çok üzgünüm, istifa ediyorum” mu demeli, sırf ben söyledim diye..   İddianın sonuç üretmesi için, yani muhataplarını harekete zorlaması için bir dayanak, bir delil lazım. İddianızı sağlam bir delille desteklersiniz ve gidip adalet ararsınız. Eğer şahit olduğunuz birşeyler var da evrakı yoksa (her olayın kamera kaydı olacak değil sonuçta) o zaman da kalkar savcılığa gidersiniz, “ben şahidim” dersiniz. Ama bunların hiçbirini yapmayıp oturduğunuz yerden “bu iş böyle böyle, hadi oturun araştırın” derseniz, bu sadece toplumla alay etmektir. Kimse sizin oyuncağınız değildir. Ağzınızdan çıkan Ayet-i Kerime olmadığına göre, bizim de oturup tefsir yazmamıza gerek yok.   Peki bugün bizim elimizde ne var? İki aydır gelişigüzel konuşan bir insan, bir mafya lideri. Yani zaten işi kanundışılık olan bir insan. Tek bir delil, tek bir belge yok. Sadece söylem var. “Araştırın, hts kayıtlarına bakın”.. Tamam da niye işi gücü bırakıp senin her sözünü araştırıyoruz. Elindeki iddialar için avukatı aracılığıyla bile olsa bir vatandaş olarak savcılığa suç duyurusu var mı, yok.. Peki kimin başvurusu var savcılığa? Süleyman Soylu’nun.. İddiaların araştırılmasını istemiş. Hukuken üstüne vazife değilken, ispat yükümlülüğü iddia sahiplerine aitken, Süleyman Soylu işi bir adım öne taşımış ve savcılığa başvurmuş.   Ancak garip bir şekilde burayı da ıskalıyoruz. Odaklandığımız tek nokta canavarın ayı postu. Hala postun altındakine bakmıyoruz. Her akşam senaryolar üretiliyor, yorumcular saatlerce tartışıyor, hükümet düşürülüyor, yeniden kuruluyor. Yakındır, 3 ayda bir ortalıkta gezen Photoshop üretimi kabine listeleri yeniden piyasaya çıkar.   Söz söyleyen herkeste bir keramet aramak, öte yandan da atılan her adımın altında bir menfaat hesabı aramak, hastalıklı bir ruh halidir. Devlet Bahçeli’nin “Soylu yalnız değildir” açıklaması üzerine bu sabah sayfalarca analiz okudum. Cumhur İttifakı’nın akibetine bağlayan mı ararsın, ittifak çatırdıyormuş da kopması diye Devlet Bahçeli Soylu üzerinden mesaj veriyor diyen mi ararsın, ne ararsan var. Kimse de dememiş ki “yahu adam Soylu’nun siyasi duruşunu seviyor, yaptıklarını seviyor, doğru buluyor ve insan olarak destek oluyor olamaz mı? Hayatını siyasetle geçirmiş bir insanın, bu ülke için hayalleri olamaz mı, terör örgütü PKK ile mücadele ve milli duruş, adamın Kızıl Elması olamaz mı? Futbol takımlarını kalbimizle tutmuyor muyuz, kalben ve samimiyetle destekliyor olamaz mı?”.. Hayır, bunu demiyoruz, bunu diyene de inanmıyoruz. Çünkü gözümüz hep o canavar postuna takılı.   Bir sözüm de “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığına takılanlara... “Erdoğan devrilsin de sonra bakarız” kafasıyla siyaset yapanlara, Özal öldükten sonra olan biteni hatırlatırım. Özal gitsin de herşeyi hallederiz diyenler, bunun için ittifak kuranlar, Özal gittikten sonra kendilerine geleceğini zannettikleri iktidarın bir anda vesayetçilerin eline geçmesini sadece seyredebildiler. Bugün LGBT’den FETÖ söylemlerine kadar iktidarın karşısında ne varsa sarılan muhalefet, aslında ipleri başkasına teslim ettiğinin farkına vardığında geç olabilir.   Gazeteciye tiraj lazım, reyting lazım, muhalefete iktidar koltuğu lazım, hepsine eyvallah. Ama hepimize bir ülke lazım ve elimizde sadece bir tane var. Onun için şu postların altına bakmak, aklımızı kullanmak ve işimize gücümüze bakmak lazım.

1 yıl önce

Organize suç örgütü elebaşı Sedat Peker'in arkasındaki ülkeyi açıkladı!

Mısırlı gazeteci Sabır Meşhur, organize suç örgütü lideri Sedat Peker'in iddiaları ile ilgili YouTube hesabından çarpıcı bir video yayınladı. Süleyman Soylu'yu hedef alan Peker'in arkasında BAE olduğunu belirten Meşhur, "BAE istihbaratı çok başarılı bir iş yapmış, Peker de bunu çok iyi şekilde uyguluyor" dedi. "TÜRKİYE'Yİ BÖLMEK İSTİYORLAR" Analizinde, mafya lideri Peker'in videolarında hangi iddialarda bulunduğunu anlatan Mısırlı gazeteci, çete liderinin hem açık hem de gizli mesajlar verdiğini kaydetti: "Verdiği gizli mesajlar, Türkiye içinde din mensupları ve ırklar arasındaki çekişmeleri körüklüyor. Şunlardan bahsediyor: Bir, Aleviler zulme uğramışlar. "Diyanet İşleri Başkanı Alevi olabilir mi?" diye soruyor. Türkiye'deki medyayı takip edenler, solcu komünistlerin devlet içindeki makamların ırk ve din esasına göre ayrılmasını gündeme getirmeye başladıklarını görecektir. Yani Müslümanların bir payı, Alevilerin bir payı, Kürtlerin bir payı ve şu ırkın bir payı vs. olmasını söylüyorlar. Amaç Türkiye'yi bölmek. Bildiğiniz üzere Suriye, Irak ve Sudan'ı böldüler. Türkiye devleti güçlü harekete ederek buna cevap verebilir. İki, PKK ile iş birliği yapmamız gerektiğini söylüyor. "Hepsi kötü değil ve bazılarıyla iş birliği yapabiliriz" diyor. Bu Türkiye'yi bölmek isteyen ve CHP'yi ele geçirmiş bir hareket. Yaklaşan başkanlık seçimlerindeki adayı ise İmamoğlu. Üç, "Türkiye'de Kürtlere yer yok" demiş. "Türk milliyetçiliğine ve Türk dünyasına inanıyorum, Türklerin dışında hiçbir kimsenin Türk dünyasında bulunmasına izin vermeyeceğiz " diyor. Peki Kürtler nereye gidecek? Yani iç savaş çağrısı yapıyor. Konuşmasının içinden anlaşılan ve gözümüze ilişen, tabii bunu BAE İstihbaratı onun dilinden açıkça söylemiyor, prensip olarak Türkiye'yi, "Müslüman Türklerin, Kürtlerin ve Alevilerin Devleti" şeklinde bölmek istiyorlar. Bu, sözde kışkırtma çağrıları arasında verdiği gizli mesajlardan biri." "İMAMOĞLU'NUN ADINI AÇIKÇA SÖYLEMİYOR AMA..." Analizine İmamoğlu üzerinden devam eden Mısırlı gazeteci Sabır Meşhur, şu ifadeleri kullanıyor: "Sedat Peker'in en önemli ve tehlikeli söylediği şey ise, bilinçaltına verdiği mesajdır. Türk halkına, adını açıkça zikretmiyor ama "İmamoğlu'nu seçin diyor. Peker ne diyor; "Erdoğan'ı düşürün. İktidardaki AK Parti başarısız, defol ve yönetimi bırak" diyor. Düşmanlığı sadece Erdoğan'a karşı değil. Tüm AK Parti ve milliyetçi MHP'ye de düşman. Onlara "iktidarı bırakın" diyor. Peki neden açıkça "İmamoğlu" demiyor? Eğer "Ben sizi İmamoğlu'na destek vermeye çağırıyorum" dese, tüm saldırı ve oklar İmamoğlu'na yönelecek. BAE İstihbaratı çok başarılı bir plan yapmış ve İmamoğlu'nu herhangi bir saldırıdan koruyorlar. Peker de bunu çok iyi bir şekilde uyguluyor." "SOYLU UYUŞTURUCUYA DARBE VURDUĞU İÇİN HEDEFTE" Meşhur, sözlerinin devamında, Süleyman Soylu'nun televizyona çıkarak gerekli açıklamayı yaptığını ve iddiaları yalandığını söyledi: "Soylu şiddetli bir saldırıya maruz kaldı. Neden? Çünkü "Afganistan'tan gelen uyuşturucu hattını kestik" dedi. "AB yılda 9.7 milyon ton kokain imha ederken biz 18.5 ton yani katı imha ediyoruz" dedi. Soylu, "Benden önceki dönemden ben sorumlu değilim" dedi. Soylu aracılığıyla dünya derin devletinin uyuşturucu ağını çökerten Türkiye, şimdi o derin yapıların hedefinde."

1 2 3 4 5 6 7 8